Benim filmografim özgürlük arayışıdır!
RÖPORTAJ: MEHMET ŞAHİN
33. Altın Koza Film Festivali kapsamında Altın Oran ve Sinematek Adana’nın katkılarıyla Başkent Hastanesi Kışla Yerleşkesinde Yönetmen Derviş Zaim’in “Cenneti Beklerken” filminin gösterimi yapıldı. Usta yönetmenin de katıldığı etkinlikte kendisiyle söyleşi yapma fırsatı buldum. Sorularımızı içtenlikle yanıtlayan Derviş Zaim, “Film yaparken ele aldığınız, yararlandığınız kaynakların sahih ve geçmişinizden süzülüp gelen membalar olması; yapacağınız işi, yapıyı ve estetiği daha sağlam ve nitelikli kılar. Sizi daha da özgürleştirir. Bütün mesele özgürleşmektir. Aynı zamanda özgünleştirir. Benim filmografim özgürlük arayışıdır!” diyor.
Boğaziçi Üniversitesi İşletme Bölümü’nden mezun olduktan sonra kariyerinizi bu alanda sürdürmek yerine sinema ve edebiyata yöneldiniz. Bu sanat yolculuğunuzun şekillenmesinde hangi faktörler etkili oldu?
Elbette, Boğaziçi değerli bir üniversite. Bu okulun ayrı bir enerjisi vardı. O sinerji hissediliyordu. Her üniversite, az ya da çok, bir fidanlıktır. Boğaziçi bunun iyi örneklerinden biriydi. Dolayısıyla ben orada okurken kendi potansiyelimi, gitmek istediğim istikametin ne olduğunu yavaş yavaş daha iyi keşfetmeye başladım. Bu da benim serüvenimi ve yolculuğumu belirledi. İnsanın kendisini bulması en önemli görevlerinden biridir. Üniversitenin fidanlık olma kapasitesi bana yardım etti.
GELENEK NASIL ÖZGÜR KILABİLİR?
Sanat yaşamınız boyunca 10 sinema filmi, 2 belgesel ve 2 kitaba imza attınız. Sinemada bugüne kadar pek denenmemiş anlatım yöntemleriyle ilerliyorsunuz. Filmlerinizde “minyatür, hat, gölge oyunu, ebru, mimari” gibi Osmanlı’dan günümüze taşınan geleneksel Türk sanatlarını sinema dilinize nasıl uyarlıyorsunuz?
Sinema evrensel bir sanattır. Öte yandan, içinde yaşayan ve onu üreten insanların bulunduğu coğrafyayı, atmosferi ve kültürü şu ya da bu şekilde yansıtır. İşte bu tabloda, kültürün inşa edilmesinde çok daha derine gidebilmek önemlidir. Film yaparken ele aldığınız, yararlandığınız kaynakların sahih ve geçmişinizden süzülüp gelen membalar olması; yapacağınız işi, yapıyı ve estetiği daha sağlam ve nitelikli kılar. Sizi daha da özgürleştirir. Bütün mesele özgürleşmektir. Aynı zamanda özgünleştirir. Benim filmografim özgürlük arayışıdır! Dolayısıyla gelenekle olan ilişkim de bir özgürlük arayışı çerçevesinde değerlendirilmelidir. “Gelenek bizi nasıl daha özgür kılabilir?” sorusu benim sevdiğim bir sualdir. Peşine düştüğüm bir meseledir.
Osmanlı, Selçuklu ve İslam geleneğinin sinemaya aktarılması, aslında estetik ve içerik anlamında nasıl daha özgür olabileceğimiz konusunda bize yardımcı olmak için çıkılmış bir yoldur. 1960’lı yıllarda Türkiye’de bu çok tartışıldı. Ama Türk sineması daha çok tarih tahlili yaptı. İşin estetiğine çok da fazla derinlikli biçimde somut örnekler göstermediler. Bu somut örneklerin belirtmesi zenginlik teşkil edecekti. Benim girişimimin altında yatan motivasyonun bir parçasını da bu oluşturur.
Örneğin, bugün Altın Koza Film Festivali kapsamında Altın Oran ve Sinematek Adana’nın katkılarıyla birlikte izlediğimiz Cenneti Beklerken filminde minyatür motifi dikkat çeker. Çeşitli nedenler dolayısıyla sinema tarihinde sık rastlanan bir esin kaynağı değil. Paradjanov hariç tutulabilir. Film, biçimi içeriği ve yönelimi ile bir sürü filmden farklı. Osmanlı kültürünün böyle bir yaklaşımsa taçlandırılması zenginleştirici bir deneyim olacaktı. Bu filmi yapmış olmaktan dolayı mutluyum. Aynı zamanda “geleneğin” payanda olarak kullanılması da daha sahih bir sinema anlayışı anlamına geldiği kanısındayım. Klasik üç perde, Aristocu estetiğin içini –sözüm ona– yerel içerikle doldurduğunuzda o, yerli film olmuyor. Ancak içerik, biçim araştırmasıyla beraber gittiği zaman özgün bir şey ortaya çıkabilir. Benim yapmaya çalıştığım şeylerden biri de böyle böylesi bir girişimdir.
SİNEMANIN YAPIM SORUNLARI VAR
Yeşilçam döneminin büyük ölçüde geride kaldığı bir Türk sinemasından söz edebilir miyiz?
Elbette, çünkü eski Yeşilçam üretim yordamı ortadan kalktı. Türkiye’de onu doğuran şartlar sona erdi. Yine de etkileri az ya da çok, alttan alta hissediliyor. Bugünkü sinemanın üzerinde etkileri var. Bu etki ve kültürel tortu birdenbire ortadan kalkmaz. İyisiyle kötüsüyle bu deneyimden nasıl yararlanabileceğimiz değerlendirmemiz gereken bir şey. Türk sinemasında şu anda yapım sorunları var. Bu problemleri nasıl aşacağımız, uluslararası konjonktüre ve ekonomiye de bağlı. Ayrıca kültürel tartışmalar da bu meselenin bir parçası. Ama Türkiye, karmaşasına rağmen dinamik bir ülkedir. Kendisine tüm sıkıntılara rağmen yine de bir çıkış yolu yapma ihtimali olabileceğini düşünüyorum. Öte yandan Türk sinemasında çok farklı yönelimlerden söz edilebilir. Ama bunun bir arayış ve karışık dönem olduğu kesin. Ben iyi niyetle yaklaşıp bütün bunlardan yaratıcı, olumlu ve bizi daha da özgürleştirici bir durum ortaya çıkacağını umut etmek isterim.
12 FİLMİMİN 4'Ü KIBRIS TEMALIDIR
Öncelikle, doğup büyüdüğünüz Kıbrıs’a ve ülkedeki güncel meselelere filmlerinizde yer veriyorsunuz. Bu konuların filmografinizdeki yeri hakkında neler söylemek istersiniz?
Türk sinemasında Kıbrıs meselesiyle ilgili yapılmış “dişe dokunur” birkaç filmin sahibi olduğumu söyleyebilirim. Kıbrıs’a yönelik Türk sinemasında ne yazık ki bugüne kadar “basmakalıp” işler yapıldı. Oranın meselelerini anlayan ve derinlemesine ele alan yapımlar üretilmedi. Yönetmen Metin Erksan bile 1975’te, Harekât’tan bir yıl sonra oraya gidip bir film çekmesine rağmen maalesef bu derin bir çalışma değildir. Yaptığım Çamur ve Paralel Yolculuklar adlı iki kurmaca film ile Tavuri, Gölgeler ve Suretler isimli belgeseller, bir nebze de olsa bu boşluğu gidermeye aday filmler arasında sayılabilir. Son 20 yılda üretilmiş filmler olarak saymak gerekirse, bu anlamda filmografimdeki 12 filmin 4’ünün temasını Kıbrıs oluşturuyor. Filmografim, Türkiye’deki politik atmosferi de ele alan ve olabildiğince dürüst biçimde yansıtmaya çalışan bir özelliğe sahiptir. Mesela yoksulluk ve sınıf üzerine yaptığım filmler var. Devletin çarpık yapılanmasına dair Filler ve Çimen adlı filmi çektim. Filler ve Çimen, “devlet-mafya-aşiret ve yasa dışı” örgütler bağlantısını ele alan, 1990’lı yılların atmosferini yansıtan bir çalışmadır. Daha sonra Kıbrıs, insan ve doğa ilişkisi üzerine yaptığım filmler geldi. Türkiye’de “Suriye’de neler olduğuna” ilişkin hususları mercek altına alan ilk ve tek filmin sahibiyim. Dolayısıyla Türkiye’yi yakın zamanlarda saran, etkilemiş olan birçok problemin kendisini şu ya da bu şekilde bulduğu bir filmografim olduğunu ifade edebilirim. Bu anlamda da ayrıksı bir filmografim olduğunu söyleyebilirim.
YAPAY ZEKÂDA AMAÇ ÖNEMLİ
Yapay Zekâ Kısa Film Yarışması bu yıl ilk kez 33. Altın Koza Film Festivali programında yer aldı. Sizce yapay zekâ, önümüzdeki dönemde sinema sektörünü ve film üretim süreçlerini nasıl dönüştürecek?
Yapay zekânın, büyük patronların da uyardığı gibi, bizi kendi hegemonyası altına alacağı bir noktaya gelmesine izin verilmemeli. Biz yapay zekâyla dans eder, onunla bir tür flört içinde işimizi yapmaya devam edeceksek, bu imkânı doğru bir mantık ve bilinçle kullanmalıyız. Yapay zekâ, bize yardımcı olan bir araç gibi yaklaşmak yanılmıyorsam akıllıca olabilecektir. Yaklaşımı boş bir bardak benzetmesi ile düşünebiliriz. O bardağın içine zehir de koyabilirsiniz, süt ya da meyve suyu da… Oraya ne yerleştireceğiniz sizinle bağlantılıdır. Yapay zekâyı bir araç olarak kullanmalıyız. Ancak amacınız kötüyse, ahlaki ve felsefi düşünceleriniz çarpıksa, kullandığınız araç da buna göre biçimlenecektir. Ahlaki ve felsefi düşünceleriniz insanı insan yapan, onu geliştiren özellikler üzerine kuruluyorsa, yapay zekâyı kullanma biçiminiz de buna göre değişecek ve gelişecektir. Bütün mesele, kendi amacınız doğrultusunda yapay zekâyı doğru kullanmayı becerebilmektir. Yapay zekânın asıl püf noktası da burada yatıyor.
GÜZELLİK VE ADALET ARAYIŞINDAYIM
Filmlerinizde sürekli bir arayış içinde olduğunuz görülüyor. Bu arayışlarınızı ve yeni anlatım biçimlerine yöneliminizi belirleyen temel kriterler neler?
Cenneti Beklerken’in ilk 20 dakikasında, Nakkaş yolculuğa çıkmadan önce bir devletlinin karşısına çıkarılır. Nakkaş’ın bu yolculuktan sağ dönüp dönmeyeceği belli değildir. Bu yüzden devletli, askerlere “Nakkaş’a dikkat edin” der. Çünkü cihana hem güzellik hem de adalet lazımdır. Ben de dünyaya güzellik ve adaletin hâlâ gerekli olduğunu düşünüyorum. Sinemadaki arayışım da bu çerçevede değerlendirilmelidir. Ben güzelliğin ve adaletin peşindeyim. Güzellik ve adalet elbette farklı biçimler alacaktır. Her çağda, her dönemde, her kuşakta farklı güzellik anlayışları ve çeşitli adalet sorunları ortaya çıkabilir. Benim güzellik ve adalet arayışım da bu çerçevede okunmalıdır.
AKAN NEHİR YATAĞI DEĞERLİDİR
Bir yönetmen olarak zaman içinde kendinize özgü bir sinema dili oluşturduğunuzu düşünüyor musunuz?
Sinema dilini bulduğunu varsayan ve bununla kariyerini kapatan yönetmenler olabilir. Oysa hayat hep akıyor. Hayat değişiyor. Yaşamın değişmesine paralel olarak sizin de rotalarınız, güzergâhlarınız, diliniz değişebilir. Daha farklı biçimler alabilir. Bunları gözeterek dinamik bir biçimde akan bir nehir yatağı oluşturmak gerekir. Donmuş bir nehir yatağından çok, akan bir nehir yatağı daha değerlidir. Dolayısıyla sistemini yapmış, kendisini bir yere kapatmış, hapsetmiş bir insan olmaktansa hâlihazırda akmakta olan bir nehir olmayı tercih etmek daha akıllıcadır. Çünkü hayat akıyor.
YEŞİLÇAM’I GERİDE BIRAKIYORUZ
“Sinemada hikâye anlatmak kadar, nasıl anlatıldığı da önemlidir.” diyorsunuz. Bu anlayıştan hareketle, izleyicinin yıllardır alıştığı Yeşilçam anlatı kalıplarını dönüştürmek ve farklı bir sinema dili oluşturmak mümkün mü?
Yeşilçam etkisini keşke eskiden olduğu kadar tek başına sürdürebilse. Ancak artık Yeşilçam’ı çok geride bıraktığımız bir dönemdeyiz. Sosyal medyanın geldiği noktada sürekli bir görüntü ve bilgi bombardımanı altındayız. Bu bombardıman içerisinde ahlaki, estetik ve düşünsel zeminler birbirine karışıyor, kayıyor ve giderek kaotik hale geliyor. Sanatın amacı da bütün bu karmaşanın içinde insanlara nefes alabilecekleri bir alan, güzellik ve adalet duygusu sunmaya çalışmaktır. Bu arayış, elbette biçim ve içerik arayışından bağımsız değildir. Biçim ve içerik de bu amaca hizmet edecek şekilde yeniden düşünülebilir.
Türkiye’de sinema izleyicisinin ilgisini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Sinemaya ilgi var ama seyirci çok değişti. Eskiden daha monoblok bir sinema seyircisi olduğu söylenebilirdi. Gerçi bu saptama da hatalı olurdu. Hiçbir zaman monoblok bir sinema seyircisi olmadı ama eskiden daha az komplike bir sinema seyircisi varmış gibi düşünülüyor. Bunun daha büyük bir payı olabilir. Ama şu anda, çağımızda sinema seyircisi çok daha kompleks hâle geldi. Bu kompleks hâle gelen seyirciyi doyurmak, onun beklentilerini karşılamak ve ona göre uzun döneme yayılacak bir kariyer inşa etmek de o kertede kolay değil. Her yönetmen bunun sınavını veriyor, verecek. Dolayısıyla bizi davet eden Altın Oran ve Sinematek Adana yöneticilerine teşekkür borçluyum. Niçin? Çünkü bu vesileyle, kompleksliği farklı biçimler alan seyircilerle bir araya gelip onlarla aynı ortamı soluyoruz. Onları dinleme şansımız oluyor. Böylelikle piyasanın, pazarın ve seyircinin nereye gittiğine dair bir fikir edinebiliyoruz. Bu çok kıymetli bir buluşma.
Sinema ve belgesellerin yanı sıra edebiyatla da ilgileniyor, yayımlanan Ares Harikalar Diyarında ve Rüyet adlı romanlarınızla çeşitli ödüller aldınız. Edebiyat çalışmalarınızla sinemayı nasıl bir arada yürütüyorsunuz? Bu iki alan birbirini nasıl besliyor?
Sinemada yapamadığım şeyleri edebiyatta yapmak istiyorum. Sinemanın ulaşmakta zorlandığı, ifade alanının sınırlı kaldığı noktalarda ise edebiyatın sağladığı imkânlardan yararlanarak yol almak gibi bir niyetim var. Birinin boşluğunu, diğeriyle doldurmaya çalışıyorum. Böyle bir arayışım da var.
Yurt içinde ve yurt dışında aldığınız çok sayıda ödül var. Bu ödüller, üretim sürecinizi ve yeni çalışmalar için motivasyonunuzu nasıl etkiliyor?
Ödül, özellikle kariyerinin başında olan bir sinemacı için ve sonrasında da elbette önemlidir. Ancak bir süre sonra sinemadan alınabilecek en büyük ödül şudur: İstediğiniz filmi, istediğiniz koşullarda yapmaya devam edebiliyorsanız ve uzun soluklu bir kariyeriniz varsa, asıl önemli olan budur. Uzun yıllara yayılan bir kariyeriniz olacak ve bu süreçte istediğiniz işleri yapabileceksiniz. Zaten bunu başarabilen bir sinemacıya, şu ya da bu şekilde, güzergâh boyunca üç beş ödül gelir.
ÇUKUROVA GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE DEĞİŞTİ
Türk sinemasının beslendiği önemli kaynaklardan biri olan Çukurova hakkında neler düşünüyorsunuz?
Çukurova çok önemli bir bölge. Birçok kültürün birbiriyle iç içe geçtiği, neredeyse bir kavşak denebilecek bir yer. Tarih boyunca da böyle bir özelliği olmuş. Acısıyla tatlısıyla pek çok şeye tanıklık etmiş. Bu da Çukurova’ya benzersiz bir kültürel ve tarihsel konum kazandırmış. Adana bunun zenginliğini fazlasıyla taşıyor. Yaşar Kemal, Orhan Kemal, Abidin Dino, Yılmaz Güney gibi daha saymakla bitiremeyeceğimiz pek çok isim bu zenginliğin önemli parçalarını oluşturuyor. Ancak 1940’ların, 1950’lerin, 1960’ların, yani 20. yüzyılın ikinci yarısına uzanan Çukurova’sı artık çok değişti. Gerek nüfus yapısı gerekse ekonomik koşullar bakımından büyük dönüşümler yaşandı. Dolayısıyla Çukurova’nın bugünkü hâlinin de filmini yapmak gerekiyor. Ancak bu henüz yeterince ortaya çıkmadı. Çukurova, bugün yalnızca sokak kültürünün bazı tezahürleriyle, özellikle televizyon dizileri ve dijital platformlarda görünen belirli temsillerle anılır hâle geldi. Oysa Çukurova bunların çok ötesinde, farklı özelliklere sahip bir bölge. Tarihsel ve kültürel mirasını da taşıyan, bu zenginliği temsil edecek yeni bir sinema anlayışının ortaya çıkması gerekiyor. Çukurova denildiğinde akla yalnızca sokağın lezzeti ve dili gelmemeli. Bunlar elbette bu kültürün bir parçası. Ancak Çukurova’nın sinemadaki temsiline hâkim olmamalı, bölgenin tarihsel ve kültürel çeşitliliğinin önüne geçmemeli.
Altın Koza Film Festivali’nin Türk sinemasına katkılarını nasıl yorumluyorsunuz?
33 yıldır devam eden Altın Koza Film Festivali’nin müktesebatı çok önemli bir kültürel hazinedir. Bunun üzerine titremeli ve bu birikimi korumalıyız. Çünkü böyle bir kültürel mirası oluşturmak hiç kolay değildir.
Bundan sonraki hedefleriniz ve projeleriniz neler? Önümüzdeki dönemde sinemaseverleri bekleyen çalışmalarınız hakkında neler söylemek istersiniz?
Şu anda doğduğum kentle ilgili bir belgesel yapıyorum. Bir de uzun metrajlı film projem var. Önümüzdeki sene inşallah onu çekerim. Kısacası, akmaya devam etmek istiyorum.
Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?
İlginiz için teşekkür ediyorum.
Ben de bu değerli söyleşi için teşekkür ediyorum.