Milyarlık bütçeler habercilik için kullanılmıyor!
RÖPORTAJ: MEHMET ŞAHİN
========================
1 Mayıs 1977 olaylarından, 14 Ekim 1980’de kaçırılan bir uçakta hava korsanlarıyla gerçekleştirdiği ilk röportaja; Lübnan, Irak, Afganistan, Kuzey İrlanda, Çad ve Uzak Doğu’daki savaşlarda çektiği fotoğraflara kadar pek çok çalışmasıyla Türk ve dünya basınında adından söz ettiren gazeteci, foto muhabiri ve belgesel yapımcısı Coşkun Aral ile söyleşi yolculuğumuz devam ediyor.
Savaş bölgelerinde tanık olduğu olayların fiziksel ve zihinsel olarak üzerinde ciddi travmalar bıraktığına dikkat çeken Coşkun Aral sözlerini şöyle sürdürüyor: “Duyu organlarımın o kokuları hatırlaması bile ürkütücü. Fiziksel olarak yaralandım; hatta ölebilirdim de… Bugün skolyoza yol açan omurga eğriliğimin nedeni, o bölgelere giderken dengesiz biçimde taşıdığım onlarca kiloluk yüklerdir. Beni en çok hayal kırıklığına uğratan ise ülkemizde bu tür çalışmalara yeterince değer verilmemesi ve yaptıklarımızın tam anlamıyla anlaşılmamasıdır. Bugün eğlence programlarına ayrılan milyarlık bütçelerin binde biri bile gerçek habercilik için kullanılmıyor.”
İmkânsız Coğrafyalar adlı kitabınızı okurken, yaşadıklarınız adeta bir korku filmini andırıyor. Açlık, şarapnel yaralanmaları, darp edilme, kaçırılma, sorgulanma, uykusuzluk, ölümle burun buruna gelinen anlar; hatta hamam böceği ve fare eti yeme… Tüm bu acılara nasıl dayandınız? Tanık olduklarınız ve yaşadıklarınız iç dünyanızı nasıl etkiledi?
İnsanoğlu yeryüzünde her şeyi yaşar ve yaşatabilir. Aynı gezegeni paylaştığımız diğer canlılara göre hem avantajlarımız hem de dezavantajlarımız var. Bir maymunun ya da bir tayın doğumundan çok kısa bir süre sonra ayağa kalktığını; beslenme gibi ihtiyaçlarını doğuştan gelen içgüdüleri sayesinde karşılayabildiğini görebiliyoruz. Ama insanoğlu, kendi imkânlarıyla sağlıklı bir beslenme kaynağına ulaşabilmesi ya da barınağını inşa edebilmesi için yıllarını vermek zorundadır. İşte burada, “ortak akıl” dediğimiz birikim devreye girer. Bu birikim bizden öncekiler tarafından hazırlanır ve kuşaktan kuşağa bize aktarılır. Ben bunu teolojik açıdan dinler tarihinden; felsefi olarak ise Eski Yunan’dan günümüze uzanan kaynakları, ayrıca insan yaşamına ilişkin izlenim, anı ve röportajları okuyarak öğrendim.
ONLAR BİZE YOL GÖSTERECEKTİR
Empati kurabilmek için sizden önce yaşananları bilmek önemlidir. Bu bakış açısı bize şunu öğretti: Tanık olduğumuz pek çok şeyi geçmişte insanlar yaşadı. Yaşananları doğru bilgilerle aktaranları okuduğumuzda, onlar zaten bize yol gösterecektir. Bu yüzden bahsettiğiniz unsurlar —böcek ya da fare yemek gibi— bana çok şaşırtıcı gelmedi. Çünkü insanın kendi hemcinsini bile yiyebildiğini anlatan hikâyeleri ve tanıklıkları aktaran kitaplar okuduk, filmler ve belgeseller izledik. Mesela Kuzuların Sessizliği filminde kindarlığın, nefretin ve öfkenin bir insanı nasıl yamyama dönüştürebileceğini görüyorsunuz. Ya da düşen bir uçağın enkazında hayatta kalmaya çalışan insanların, ölen yolcuları yemek zorunda kaldığını anlatan bir film izliyorsunuz. Ben bu olayın gerçek hikâyesini de bizzat yaşamış insanlardan dinlemiştim. Bu sebepten olağanüstü durumlarda ortaya çıkan bu tür davranışlar bana şaşırtıcı gelmiyor. Okumak ve izlemek, insanın empati kurmasını sağlıyor.
BUNA TANIK OLMAK NE DEMEK?
İmkânsız Coğrafyalar kitabımda anlatılanlar aslında daha yumuşak sayılır. Şu anda (araya bir fotoğraf kitabı giriyor); ancak İmkânsız Coğrafyalar’ın ikinci kitabında çok daha korkunç olayları anlatıyorum. Okuduğunuzda sizi dehşete düşürecek Ruanda’daki soykırım ve Liberya’daki kanlı elmas savaşları da bunların arasında yer alıyor. Orada bulunduğum yaklaşık iki aylık süre içinde, neredeyse bir milyon insanın birbirini nasıl katlettiğine tanık oldum. Ruanda, tarihin en büyük soykırımlarından birine sahne oldu. Bir kiliseye sığınmış binlerce insan… Kadınlar ve çocuklar… Güneş gören yerlerde bir haftada iskelete dönmüş bedenler… Ama kapalı alanlarda insan bedeninin fermente olmuş hâli; üzerlerine üşüşen sineklerden oluşan bir bulut ve dayanılması güç bir koku… Böyle bir manzaraya tanık olmak ne demek, biliyor musunuz?
BUGÜN BİLE KEMİKLERİM SIZLIYOR
Bütün bunlar elbette bünyemde ciddi fiziksel ve zihinsel travmalar bıraktı. Duyu organlarımın o kokuları hatırlaması bile ürkütücü. Fiziksel olarak yaralandım; hatta ölebilirdim de… Bugün skolyoza yol açan omurga eğriliğimin nedeni, savaş bölgelerine giderken dengesiz biçimde taşıdığım onlarca kiloluk yüktür. Normalde böyle yerlere en az altı–yedi kişi ve uygun ekipmanla gidilir. Ancak yedi kişinin taşıması gereken yükü iki kişi taşıyınca, bugün bile kemiklerim sızlıyor. Eğer bir Amerikan dergisine, bir Fransız yayınevine veya büyük bir uluslararası televizyona çalışıyor olsaydım, bu imkânsız koşullar altında gitmek zorunda kalmayabilirdim.
YAPTIKLARIMIZ TAM ANLAŞILMADI
Ruanda’daki katliama hem ben hem de kameraman arkadaşım cep harçlıklarımızla gittik. Halk otobüsleriyle seyahat ettik ve oraya birtakım insanların desteğiyle ulaşabildik. Bu, ülkemizde bilgiye değil, ilgiye verilen değeri de gözler önüne seriyor. Bugün eğlence programlarına ayrılan milyarlık bütçelerin binde biri bile gerçek habercilik için kullanılmıyor. Bu da toplumun yapısıyla ilgili çarpıcı bir tablodur. Beni en çok hayal kırıklığına uğratan şey, ülkemizde bu tür çalışmalara değer verilmemesi ve yaptıklarımızın yeterince anlaşılmamasıdır. Yine de İmkânsız Coğrafyalar ikinci baskısını yaptı; bu da bizde bir mutluluk yaratıyor.
BİLGİYLE YANLIŞLAR TEKRARLANMAZ
Gönül ister ki bu ülke, kendi coğrafyasında yaşananları tarihin derinliklerinden bugüne insanlarına doğru ve eksiksiz biçimde aktarabilsin. Eğer doğru bilgi aktarılırsa, insanlar ders alır ve yanlışlar tekrar edilmez. Kurallara ve kanunlara uyulur; kimsenin ayrıcalığı veya dokunulmazlığı olmaz. Akıl, bilim, vicdan, hukuk ve estetik—tüm bu kavramlar—toplumsal değer hâline gelir. Yalan söylenmez, günü kurtarmak için asparagas haber yapılmaz. İnsanlar öz eleştiri yapabilir ve “Yanlış yaptım” diyebilir.
Savaş muhabirliğinizin yanı sıra belgeselcilikte de önemli projelere imza attınız. Bu iki alan birbirini besleyen kaynaklar mı? Belgeselciliğe yönelmenizin sebepleri nelerdi?
GÖZ TANIĞI OLMAK İSTİYORDUM
Söyleşinin —başında da dile getirdiğim gibi— fotoğrafla gazetecilik mesleğine başladım. Göz tanığı olmak istiyordum ve fotoğraf makinesi bana bu imkânı sundu. Eğer fotoğraf makinesinin icat edilmediği bir dönemde yaşasaydım, muhtemelen ressam olur, gravürler yapar veya duvarlara çizdiğim basit figürlerle olayları aktarmaya çalışırdım. Buradaki amacım hep aynıydı; bilgiyi diğer insanlara ulaştırabilmek…. Fotoğraf makinesi, telefon, video kamera… Fotoğrafın ortaya çıkmasından kısa bir süre sonra sinematografi devreye girdi; yani 24 kare bir saniyelik görüntüye dönüşerek video ve sinema kameralarının içine ses efektleri eklendi. Bunların hepsi tarih boyunca insanlar tarafından geliştirilen araçlardır. Charlie Chaplin’in ilk filmlerinde ses yoktur. Ancak mimikler ve jestler o kadar güçlüdür ki, başka seslere ihtiyaç duyulmadan anlatıcının vermek istediği mesaj hızla anlaşılır.
FOTOĞRAF İÇİN VAKİT KALMIYOR
Ben de o dönemde yaşasaydım, buna uygun bir araç mutlaka bulurdum. Bu nedenle çok iyi bir fotoğrafçı olmaktan ziyade, fotoğrafımın konuşabilmesi için çabalıyorum. Bazı olaylar var, ikinci kitapta yer alacak… Birdenbire televizyon ekipleriyle savaş alanlarına gidiyorum ve bu durumda fotoğraf ikinci plana düşüyor. Çünkü hem ekibin yapımcılığını hem de ulaşımı, oradaki iletişimi ve ekibin sorumluluğunu ben üstleniyorum. Çünkü gittiğimiz yerlerde yemek, içmek, otel ve konaklama gibi temel ihtiyaçlar bile riskli alanlara dönüşüyor. Bir ya da bazen birden fazla kişinin sorumluluğunu üstleniyorsunuz. Dolayısıyla beyinle yürütülen bir meslek olan fotoğraf için çoğu zaman yeterli vakit kalmıyor. Zaman kalmayınca fotoğraf ikinci plana düşüyor ve siz sadece tanıklık etmekle yetiniyorsunuz.
FOTOĞRAF EDİTÖRLÜĞÜ YOKTU
Gariptir, Türkiye’de bunu pek kimse fark etmemiştir. Ama ben Time dergisi için çalışırken, “Bay Aral, burada başka iş yaptığınız fark edilmiştir. Lütfen ya dergi için yüzde yüz profesyonel olarak çalışın ya da diğer işinize konsantre olun.” şeklinde uyarılar alırdım. Aradaki kopuklukları onlar fark edebiliyordu. Bizde birçok şey “mış” gibi yapılır. Fotoğraf editörlüğünün ne olduğunu bilmeyen bir toplumda yaşıyoruz. Gazetelerde uzun süre fotoğraf editörlüğü diye bir şey yoktu. Her alanda olduğu gibi, kısa sürede bilgi birikimi ve deneyim kazanmadan ün sahibi olmanın kolay olduğu ülkelerde ne yazık ki bu tür durumlar kaçınılmaz oluyor.
Savaş muhabirliği sizin döneminizde nasıldı? Günümüzün akıllı telefon, internet, yapay zeka ve dijital teknolojileri ile sosyal medya platformları karşısında nasıl bir dönüşüm yaşıyor?
KİLOLARCA MALZEME TAŞIRDIK
Şu anda sizinle konuşurken başımı çeviriyorum ve çok sevdiğim Beyrut’un üzerinden bombaların patlayışını izliyorum. 20–30 yıl önce böyle bir şey mümkün değildi. Günümüzde ise durum bambaşka bir aşamaya geldi. Şimdi ise bir binanın tepesine konan canlı yayın kamerasıyla bombaların altındaki insanların kaçışları rahatlıkla izlenebiliyor. Teknoloji değişiyor, ama insanın öldürme ve yok etme arzusu değişmiyor. Fiziksel olarak yıpranma meselesi ise tamamen farklılaştı. Eskiden 40 kilo malzemeyle fotoğraf ve video taşırdık; şimdi aynı işleri bir telefonla yapabiliyoruz. Beyrut’tan bir fotoğrafı dış dünyaya göndermenin maliyeti o zamanlar 10 bin dolardı. Bugün ise bir düğmeye basmak yeterlidir.
Savaş muhabirliğini düşünen gençlere ne önerirsiniz? Savaş muhabiri hangi özelliklere sahip olmalıdır?
GAZETECİLİĞİN TEMELİ MUHABİRLİK
Aslında gazetecilikte “savaş muhabirliği” diye farklı bir kategori yoktur; muhabirlik vardır. Futbol muhabirliği de kendi içinde bir tür savaştır, tabii ki farklı bir alan olarak… Önemli olan, neyi anlatmak istiyorsanız, bunu doğru ve etkileyici biçimde aktarabilmektir. Savaşlara veya doğal afetlere giderken, insanların kendi yaptığı silahlarla yıkılan binalar veya akılsızca inşa edilmiş yapılar arasında hayatta kalma durumlarını görüyorsunuz. Birinde bombanın yıktığı binanın altında kalmak, diğerinde depremin yıktığı binanın molozları arasında çıkmaya çalışmak söz konusu. Bu tür durumlarda ne yapmanız veya ne yapmamanız gerektiğini, öncelikle deneyimlerini doğru bir şekilde aktaran ustalarınızdan öğrenirsiniz. İkincisi, bu işten para kazanmayı bir hedef olarak görmemelisiniz. Mütevazı ve donanımlı olmalısınız; çok okumalı ve hızlı yükselmenin imkânsız olduğunu kabul etmelisiniz.
ÖNCE İYİ BİR GAZETECİ OLUNMALI
Bu meslek, üzümlerini yediğiniz bağın toprağının temiz olmasıyla ilgilidir. Medya dünyasında, –her alanda olduğu gibi–ciddi istismarlar mevcuttur. Bu yüzden önceliğiniz her zaman iyi bir gazeteci olmak olmalıdır. Hayatınızda bir veya birkaç kez, istemeseniz de kronikleşmiş veya kaotik yerlerde bulunmak durumunda kalabilirsiniz. Eğer oralarda kendinizi sınayıp “Ben bu işi yaparım, görevim bu, muhatap olduğum işleri bilmeyenlere anlatmalıyım” diyebiliyorsanız, daha sık bu tür işlere gidebilirsiniz. Ama unutmayın, ben de dahil olmak üzere, bugün dünyada savaş muhabiri veya foto muhabir olarak çalışan arkadaşlarım, başka alanlarda da görev alıyor: Düğün çekiyor, doğum çekiyor, hatta insanların pek hoşuna gitmeyen işleri üstleniyorlar.
Bütün yaşamınızı, yani ölümle burun buruna geçebilecek bir meslekte geçirmiş biri olarak, kendinize zaman ayırabildiniz mi?
DOĞRU ANLAŞILMAK İSTİYORUM
Sonuçta yaşlanmış bir bedenim var; korkunç sırt ağrıları çekiyorum ve bazen doktora gitmeye bile zaman bulamıyorum. Her gün, farklı alanlardan benden talepte bulunan insanlar oluyor. Örneğin, Sinop’tan bir ekip geliyor ve benim 1978’de tanık olduğum bir uçak kazasıyla ilgili söyleşi yapacaklar. Elbette mesleki deneyimlerimi toplumla paylaşmam güzel bir davranıştır. Ancak sağlık gerekçelerim ve yaşam koşullarım nedeniyle her isteğe yetişmem mümkün değildir. Bu konuda muhataplarımdan empati bekliyorum. Eğer bir proje için “imkânsız” diyorsam, bunun bu şekilde kabul edilmesini isterim. Önceliklerim arasında düzenli olarak yapmam gereken işler ve yükümlü olduğum bir ailem bulunuyor. Bundan dolayı doğru anlaşılmak istiyorum.
Coşkun Bey, bu değerli söyleşi için vakit ayırdığınız için teşekkür ederim.