Orhan Kemal de bir yazı emekçisidir

 

==========================

RÖPORTAJ: MEHMET ŞAHİN

==========================

Bu yıl 33’üncüsü düzenlenen Uluslararası Altın Koza Film Festivali kapsamında, Orhan Kemal adına sinema sanatçılarına verilen “Emek” ödülleri dolayısıyla oğlu Işık Öğütçü ile keyifli bir söyleşi gerçekleştirdim. Öğütçü, babasıyla ilgili çocukluk anılarından Orhan Kemal’in yazarlık serüvenine ve Nâzım Hikmet’le olan dostluğuna uzanan detayları anlattı. Adana Ceyhan’da dünyaya gelen ve yıllarca yaşadığı bu toprakların eserlerinin en önemli kaynağını oluşturduğunu belirten Işık Öğütçü, Orhan Kemal adına sunulan “emek” ödüllerinin “vefa” anlamında önemli olduğunu vurguluyor.  Öğütçü, şöyle devam ediyor:  “Dikkat ederseniz, bunca yıldır emek ödülünü alanlar gerçekten bu uğurda mücadele vermiş sanatçılardır. Böylece Altın Koza, Orhan Kemal’e olan vefa borcunu da bir anlamda ödemiş oldu. Çünkü Orhan Kemal’in kendisi de bir yazı emekçisidir. Yani bir emekçinin sömürülmesi nasıl gerçekse, Orhan Kemal de yazdıklarının sömürüldüğü bir hayatı yaşamış ve bu yolda düşüncelerinden taviz vermeden dimdik yürümüştür.”

Orhan Kemal’i her platformda konuşuyor, anlatıyorsunuz. Ancak sizi çok fazla tanımıyoruz. Sizi biraz daha yakından tanıyabilir miyiz?

Bir espriyle başlayalım. Yapay zekâya kendimi sordum. Bana, “Orhan Kemal’in gelinidir.” yanıtını verdi. (Kahkaha atıyor.) Ben de “Aferin sana” dedim ve ardından özgeçmişimi o mecrada paylaştım. Eğitim ve iş hayatım özetle şöyle: 1957’de İstanbul’da doğdum. Sürekli taşınmalarımız nedeniyle Unkapanı-Cibali’de 1. ve 2. sınıfı, Fatih Hırka-i Şerif’te 3. sınıfı, Basınköy’de ise 4. ve 5. sınıfı okuyarak ilkokul eğitimimi üç farklı okulda tamamladım. Devamında Yeşilköy Ortaokulu ve Yeşilköy 50. Yıl Lisesi’ni bitirdim (1975).

ORTAOKULDA BABAMI KAYBETTİM

Bu döneme ait bir iki detay vermem gerekirse; ilkokul 2. sınıfta (1966), babamın cezaevine götürülüşüne tanıklık ettim. Ortaokul 1. sınıfta, 1970’te babam Orhan Kemal’i (Mehmet Raşit Öğütçü) kaybettim. Ondan sonra babasız yaşamımı sürdürdüm. 1977-1982 yılları arasında İstanbul Teknik Üniversitesi Kimya Metalurji Fakültesi’nden “Kimya Mühendisi” olarak mezun oldum. Ardından 5-6 yıl kimyasal madde satışıyla ilgilendim. 1987’den itibaren ise yurtdışına yönelik, “şirket enformasyonu” adı verilen bir iş geliştirerek yaklaşık 30 yıl yürüttüm.

KÜLLİYATINI TAMAMLAYACAĞIM

2000 yılında İstanbul’da Orhan Kemal Müzesi’ni açtım. Türk edebiyatının önemli ustalarından Orhan Kemal’e dair arka arkaya kitaplar yazdım ve röportajlar verdim. Şu anda ağırlıklı olarak Orhan Kemal’le ilgili araştırma ve keşiflerden oluşan kitap sayım 14’e ulaştı. Çünkü kayıp romanları da dahil olmak üzere, kimsenin bu konuda elde edemeyeceği bilgi ve belgeleri bulmayı kendime bir misyon edindim. Üç eserini tiyatroya uyarladım. Kendi gözümden “Sessizlerin Sesi” adıyla, Orhan Kemal’in hayatından kesitler içeren bir kitap çıkardım. Şimdi “Orhan Kemal Anılar ve Anekdotlar” adlı 15. kitabımı hazırlıyorum. Böylece Orhan Kemal külliyatını tamamlamış olacağım diye düşünüyorum. Evli ve bir kız babası olarak yaşamıma bu tempoyla devam ediyorum.

DENİZDE İLK KEZ MAYOLU GÖRDÜM

Orhan Kemal’i nasıl hatırlıyorsunuz? Bir baba olarak ve bir yazar olarak üzerinizde nasıl bir etkisi oldu?

Babam vefat ettiğinde 13 yaşında bir çocuktum. Hiçbir zaman oturup onunla ciddi bir fikir alışverişinde bulunamadım. Çocukluk anılarım daha çok böyle küçük ama benim için kıymetli hatıralardan oluşuyor. Mesela, söz verdiği bisikleti alması… O zamanlar, “Babam bisiklete binemez, düşer, ben de gülerim,” diye düşünüyordum. Sonra onun bisiklete bindiğini görünce şaşırıp ve mutlu oldum. Hatta bazen aklıma geliyor. Herhalde 1969’un yaz aylarıydı. Bizim Basınköy’ün Menekşe’deki plajına, “Hadi beraber gidelim.” dedim. Demek ki 12 yaşındayım. Babam beni kırmadı. Annem, babam ve ben Menekşe’ye indik, plaja gittik. Tabii, babam evde atletli falan olurdu. Fakat onu denizde ilk kez mayolu gördüm. Yani çocukların gözünde babaları her zaman bir kahramandır. Hani böyle devdir ve olağanüstüdür. Ben babamı denizde ufacık, bembeyaz gördüm. Bu bana çok dokundu ve üzüldüm. O kahraman babam hayalim de bir yerde tutmadı. Tabii, karşımda hayatın bütün çilesini çekmiş, sıkıntılarını yaşarken bize belki de çok azını yansıtmış bir insan vardı. Ama 12 yaşındaki bir çocuğa da bunu anlatamazsın. O günü hiç unutamadım.

“BABAM DIGIDIK DIGIDIK YAPIYOR”

Orhan Kemal’in evdeki yazarlık hâline dair çocukluğunuzdan aklınızda kalan neler var?

O benim için babaydı. Yani onu yazar Orhan Kemal olarak görmüyordum. Elbette ünlü biriydi ve kitapları okunuyordu. Ben size başka bir şey söyleyeyim. Bugün normal şartlarda bir yazarın kitapları 2 bin civarında basılır. O yıllarda Orhan Kemal’in kitapları 5 bin basılıyordu. Yani o zaman da çok popülerdi. Hatta 1968 Gençlik Hareketleri’nden sonra gençlik Orhan Kemal’i keşfetti ve daha çok okunmaya başladı. Tiyatro oyunları kapalı gişe oynuyordu. Böyle yoğun bir ilgi vardı. Onun evde kitaplarını yazdığı, işte bizim müzede sergilenen daktiloyla ben de çok yazı yazdım ve para kazandım. Babamın o daktilodaki ritüelini; daktiloya kâğıdı yerleştirmesini, yazısı bittikten sonra kâğıdı çıkarmasını, karbon kâğıtlarını ayrı bir yere koymasını dikkatlice izlerdim. Daktilonun tıkırtı sesleriyle büyüdüm, diyebilirim. Bana, “Oğlum, baban ne iş yapıyor?” diye sorarlardı. Dört-beş yaşındaki çocuk babasının ne iş yaptığını bilmez. “Babam olağanüstü romanlar yazıyor.” Bilmiyorum ki ne diyeyim? Sadece benim bildiğim, o daktilonun sesiydi. “Babam dıgıdık dıgıdık dıgıdık yapıyor.” derdim. Bu ses bugün hâlâ kulağımda çınlar. İki parmağıyla çok süratli yazardı. Bunları ben gördüm. Ve gerçekten yıllar sonra anlıyorum ki o “dıgıdık dıgıdık” sesleri, o kadar olağanüstü eserleri meydana getirmek içinmiş. 2000 yılında Orhan Kemal Müzesi’ni açtıktan sonra onun dünyasına girip kitapları içinde dolaşmaya başlayınca, edebiyatçı yönünü tanıdım. Tabii o senin baban; koruyucun, kollayıcın, beslenmeni ve okula gitmeni sağlayan bir insan. Ama onun edebî yürüyüşünü, düşüncesini, dünyaya bakışını o kitaplarda yakaladım. Her kitabını bir defa değil, 10 kez okudum. Zaman zaman 12, 15 kere okuduğum kitapları bile oldu.

Orhan Kemal, 1914-1970 yılları arasındaki 56 yıllık yaşamında kaç kitap kaleme aldı?

Orhan Kemal’in ilk kitabı Baba Evi, 1949’da yayımlandı. 1970’te vefat ettiğinde, üzerinden 21 yıl geçmişti. Şimdi benim bulduğum kayıp romanları, öyküleri de kattığımız zaman; roman, öykü, şiir, senaryo ve tiyatro eserleriyle birlikte 59 eseri var.

NÂZIM AKADEMİSİ’NDEN MEZUN OLDU

Orhan Kemal’in yazarlık hayatında Nâzım Hikmet’in nasıl bir rolü oldu?

Ben ve benim gibi düşünen pek çok kişi, Bursa Cezaevi’nde onların 3,5 yıl boyunca aynı koğuşta kalmalarının aslında Orhan Kemal’in “Nâzım Hikmet Akademisi’nden” mezun olduğunu gösterdiğini düşünüyor. Nâzım Hikmet, gerçek bir yol ayrımı. Çünkü Orhan Kemal, Nâzım’la tanışana kadar şiir yazıyor. Nâzım’ın bu şiirleri beğenmemesi üzerine ve bir gün bir öykü başlangıcını görüp okuyarak beğenmesinden sonra, “Şiiri bırak, sende çok iyi bir kumaş var. Nesre yönel,” diye teşvik ediyor.  Edebiyat ya da yazı dünyasında bu çok önemli. Yani birisi sizi teşvik ediyor ve destek oluyorsa, o moralle yazarsınız. Orhan Kemal de yazıyor. Tabii ilk zamanlarda yazdıklarını Nâzım’a okuyor; o da eleştirilerini yapıyor, yol gösteriyor. Bir gün babamın bir röportajında okudum: “Gün geldi, artık Nâzım Hikmet’e bile ihtiyaç kalmamıştı,” diyor. Çünkü gerekli el alışkanlığını kazandıktan sonra, arka planda çok güçlü bir yaşantısı var. Fabrika ve kahve hayatını, fabrikada çalışan köylüleri, tarlayı, her şeyi gözlemliyor. Ona sürekli bu bilgileri aktaran insanlar da kendi arkadaşları… Bunların çoğu patoz ustası, işçi, ayakkabı tamircisi… Yani öyle zengin bir hayatı var ki… Orada görünmeyen, hiçbir zaman ciddiye almadığımız o karakterlerden müthiş tipler çıkartarak önümüze koyuyor ve bu karakterleri ölümsüzleştiriyor. Mesela bir Murtaza tipi. Yine şu anda çok okunan El Kızı romanı. Orada herkes Hacer’e, Nazan’a, Mazhar’a üzülüyor, şaşırıyor, kızıyor… Orhan Kemal mutlaka bu karakterlerle hayatı boyunca karşılaşmış, onları gözlemlemiştir. Yaratıcığı ve kurgusu tabii ki var. Ama onun kahramanları tanıması ve yaşamın bir yerinde onların var olmaları, eserlerinin gerçekçiliğini sağlıyor. Okurlar eserlerinin içinde hayatı yaşıyorlar.

OLAĞANÜSTÜ BİR GÖZLEMCİDİR

Orhan Kemal’in yazarlık serüveninde Çukurova’nın yeri nedir?

Orhan Kemal bu coğrafyada 37 yıl yaşamış. Etkilenmemesi imkânsız. 19 yıl gibi bir süreci İstanbul'da yaşamış ve orada vefat etmiş. Tabii Çukurova ile ilgili eserleri burada kaleme aldığı gibi belki daha fazlasını İstanbul'da yazmıştır. Örneğin Bereketli Topraklar Üzerinde, Murtaza, Eskici ve Oğulları gibi kitapları Çukurova’yı anlattığı halde İstanbul'da yazılmıştır Bir kere Orhan Kemal'in gözlemciliği olağanüstü. Eserleri her dönemde okunuyor. Babam hiçbir zaman lobilerin desteğini falan arkasına almadı. Devamlı arkadaşlarıyla oturup sohbet eden, yiyip içen biriydi. Yani birtakım çevrelerin hiç emrinde olmadı/ olmazdı da zaten… Orhan Kemal'in arkadaşları gerçek anlamda hayatın içinden insanlardı. Mesela Talat Kılıç, Devlet Malzeme Ofisinde çalışan bir memurdu. Yine arkadaşlarından hikâyeci ve memur Muzaffer Buyrukçu’ydu. Yani o da ilerde eserler verecek bir kişiydi. İhsan Hasırcı ise serigrafi ustası idi.  Kahvelerde oturduğu kişiler arasında Sait Faik ve Yaşar Kemal, Haldun Taner gibi yazarlar da vardı. O dönemin edebiyatçılarının yanı sıra işçiler ve toplumun diğer kesimleri de vardı. Kemal'in her zaman sohbet alanı çok genişti. Sohbet edecek kimse yoksa dolaşır. Mahmut Paşa'yı, Tahtakale'yi, Beyoğlu'nda İstiklal Caddesi'ni dolaşır. Buralardan beslenen bir yazardan söz ediyoruz. Siz onunla konuşuyorsunuz, “Ya Orhan abi çok enteresan bir şey geçti başımdan veyahut da gördüm” diyorsunuz. O bunu unutmuyor. Bir gün bakıyorsunuz söylediğiniz bu olay Orhan Kemal'de öyküye dönüşmüş.

O SÖMÜRÜLEN İNSANLARIN YAZARIDIR

Orhan Kemal’in eserlerinde emek ve emekçi insan önemli bir yer tutuyor. Altın Koza Film Festivali’ndeki “Emek Ödülleri”ni de düşünürsek, bu bağ sizin için ne ifade ediyor?

Orhan Kemal, Ceyhan’da dünyaya gelmiş ve yıllarca bu topraklarda yaşamış. O açıdan “vefa” çok önemli bir kavramdır. Altın Koza’da emek ödülleri eskiden de veriliyordu. Ancak bu ödülün Orhan Kemal’e atfedilmesi, Festival Yürütme Kurulu Başkanı ve sinema oyuncusu Menderes Samancılar’ın önerisi, Büyükşehir Belediye Başkanı Zeydan Karalar’ın onayıyla gerçekleşti. Dikkat ederseniz, bunca yıldır emek ödülünü alanlar gerçekten bu uğurda mücadele vermiş sanatçılardır. Böylece Adana ve Altın Koza, Orhan Kemal’e olan vefa borcunu da bir anlamda ödemiş oldu. Çünkü Orhan Kemal’in kendisi de bir yazı emekçisidir. Yani bir emekçinin sömürülmesi nasıl gerçekse, Orhan Kemal de yazdıklarının sömürüldüğü bir yaşamda mücadele etmiş ve düşüncelerinden taviz vermemiştir. Bunu, gazetede tefrika edildiğinde aldığı ücretten, bir senaryo yazdığında kazandığından, romanını bastıklarında aldığı teliften; hepsinden görebilirsiniz. O da o sömürülmeyi iliklerinde hisseden bir insandır. Bunu zaten yazdığı karakterlerden de görebilirsiniz. O; sömürülen, emeğine saygı duyulmayan, çok çalıştırılan ama hakkı olan parayı alamayan insanların romancısı ve hikâyecisidir. Bu açıdan Orhan Kemal ile bir işçinin hayatı her zaman eşdeğer gider.

 



Diğer Fotoğraflar