|
||
| Emek ödülü, sinemadaki mücadelemin takdir edilmesidir! | ||
| KÜLTÜR-SANAT SÖYLEŞİLERİ- (22) | ||
| Sanat Haberi | ||
|
|
||
| |
||
RÖPORTAJ: MEHMET ŞAHİN
33. Altın Koza Film Festivali’nde Orhan Kemal “emek” ödüllüne layık görülen sanatçılardan yönetmen Aydın Sayman, sorularımızı yanıtladı. Orhan Kemal Emek Ödülü’nü almanın insanı iki kere gururlandırdığını ifade eden Sayman, “Zaten Emek Ödülü’nün bana verilmesi, aslında az sayıda filmim olmasına rağmen sinema mücadelesi veren biri olmamdan kaynaklanıyor. Ben hem kültürel alanda hem de işçilerin örgütlenmesi adına çok mücadele verdim. Hayatım tümüyle sinemayla şekillendi.” diyor.
Aydın Bey, sinemaya ilginiz ne zaman ve nasıl başladı? Çocukluğum Malatya’da geçti. Babam doktordu. Bu nedenle çevrede değerli bir yeri vardı. Ben de oldukça rahat bir çocukluk geçirdim. 1950-1965 yılları arasındaki Malatya’da çocukların en büyük eğlencesi sinemaydı. 6-7 yaşlarımdan itibaren sinemaya gitmeye başladım. Öyle ki günde iki-üç film birden seyrederdim. Bazen ailem, gecenin ilerleyen saatlerinde beni sinemada bulup eve getirirdi. Böyle bir özgürlük alanım vardı. Çünkü babam sinema biletlerinin parasını peşin öderdi. Sinemaya elimi kolumu sallayarak girerdim. Kimse benden bilet parası istemezdi. Evime girer gibi sinema salonlarına girerdim. Ortaokul yıllarında, sinemanın önemli bir sanat olduğuna dair düşüncelerimi etkileyen birkaç film seyrettim. Bu filmler, bende sinemacı olma duygusunu uyandırdı. Zamanla film eleştirilerini okudukça sektörü daha yakından takip eder hâle geldim. Bir dönem Yılmaz Güney’in “serseri” rollerde oynadığı filmleri pek seyretmezdim. Ancak daha sonra onun “Aç Kurtlar ve Seyit Han” gibi filmlerini izleyince Yılmaz Güney’i de çok benimsedim. Birkaç nitelikli yabancı film de sinemaya bakışımı genişletti. Sonunda lise yıllarında sinemacı olmaya karar verdim. GENÇ YAŞTA SİNEMA YAZARI OLDUM Film eleştirmenliğine başlama süreciniz nasıl gelişti? İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesinin son üç yılını dışarıdan sınavlara girerek tamamladım. Bunun yerine, evim gibi gördüğüm Sinematek’e devam ettim. Orada dünya sinemasını tanıdım. Bu sanat dalına olan merakım, beni kısa sürede yazarlığa yönlendirdi. Hocam, çok önemli bir sinema insanı olan Onat Kutlar’dı. Onun yanında bir buçuk yıl asistanlık yaptım. Genç sinemacılarla Gerçek Sinema dergisini çıkardığımda henüz 18 yaşımı doldurmamıştım. Polis beni çağırdı: “Sen bu derginin yazı işleri sorumlusu olamazsın. Çünkü daha 18 yaşını bitirmemişsin.” dedi. Milliyet Sanat Dergisi’nde 1,5-2 yıl yazdım. Böylece çok genç yaşta bir sinema yazarı oldum. SİNEMAYI SİNEMACILARDAN ÖĞRENDİMSinematek’teki çalışmalarınız, yönetmenlerle tanışmanız ve asistanlığa geçişinizde nasıl bir rol oynadı? Yazarlığı daha çok ünlü sinema yönetmenleriyle tanışıp yanlarında asistan olarak çalışmak için istiyordum. O yıllarda Türkiye’de bir sinema okulu bulunmuyordu. Ancak yurt dışına gidip okuyabilirdiniz. Benim de böyle bir imkânım yoktu. Sinemayı ancak sinemacılardan öğrenebilirdim. Bu yüzden eleştirmenlik yaparken ve Sinematek’te çalışırken Zeki Ökten, Atıf Yılmaz, Şerif Gören gibi yönetmenlerle tanıştım. Sinema sevgim onların da hoşuna gitti ve beni hemen sektöre kabul ettiler. 1974’te Zeki Ökten’in “Askerin Dönüşü” filmiyle profesyonel asistanlığa başladım. 1980’den 1990’a kadar asistanlık yaptım. SİNEMANIN SORUNLARINA SAHİP ÇIKTIM Sinema emekçilerinin örgütlenmesi konusunda yaptığınız çalışmalar nasıl gelişti? Tabii, aynı dönemde aktif bir insandım. 1970’li yılların o gençlik hareketleri içinde büyüdüğüm için politik bir kimliğim vardı. Dolayısıyla mesleğe başlayınca sinemanın birçok sorununa sahip çıktım. Sansür gibi kültürel konularda çaba gösterdim. Sinema emekçilerinin, ben de dâhil, hayatları çok zordu. Sektörde “işçiler” gibi pek çok problem mevcuttu. Sinema emekçilerinin örgütlenmesi gerekiyordu. Bu çerçevede “sansürle” mücadele etmek için Ankara yürüyüşünü gerçekleştirdik. Ayrıca Vedat Türkali öncülüğünde, 10 sayı kadar Yeni Türkiye Sineması dergisini yayımladık. Bu dergide sansüre karşı geldik ve sinema kültürünün genişlemesini amaçladık. Sonra Sinema Emekçileri Sendikası (Sine-Sen) gibi bazı sendika ve derneklerin kuruluşunda kurucu veya yönetim kurulu üyesi olarak görev üstlendim. 1978’de iki yıl süren vatani görevimi yaptım. Askerlik dönüşü yeniden sendikaya geçtim. Ancak 12 Eylül 1980 askerî darbesiyle Sine-Sen ve Sinematek Derneği kapatıldı. Ben de o tarihten 1990’a kadar mesleğime yakın reklamcılık gibi işlerde çalışarak geçimimi sağladım. SİNEMANIN PARLAK DÖNEMİ ZAYIFLADI Türk sinemasının farklı dönemlerinde sendikacı, yönetici, yönetmen ve yazar olarak farklı görevlerde bulundunuz. Geriye dönüp baktığınızda Türk sinemasının değişim sürecini nasıl değerlendiriyorsunuz? 1974’te Türk sinemasına asistan olarak girdiğimde, Yeşilçam çok güçlüydü. Özellikle 1965 ile 1975 yılları arasında Türk sineması en iyi dönemini yaşadı. Sinemanın ekonomik bir düzeni vardı. O yapı içinde 200-300 filmin çekildiği yıllar oluyordu. Bu çok yüksek bir rakam. Amerikan ve Hindistan sinemasından sonra en çok film üreten ülke Türkiye’ydi. 1978’de Yeşilçam’ın ateşi sönmeye, o parlak dönem yavaş yavaş zayıflamaya başladı. Çünkü o sırada “soft porno” filmler çekiliyordu. Bu süreçte aileler sinemadan uzaklaştı. Özel televizyonlar henüz kurulmamıştı. TRT’nin de yeni yeni kendini gösterdiği zamanlardı. Betacam video cihazları çıkınca herkes evinde videoyla film seyreder hâle geldi. 1980 ile 1990 arasında “video filmcilik” diye bir şey peyda oldu. O da aslında bir çeşit sinema sektöründen faydalanan bir sistemdi. Yeşilçam’ın mevcut ekipleri bu kez videolar için film çekiyorlardı. Fakat bu süreç sinema salonlarını kurtaramadı. Türk sineması kan kaybetmeye devam etti. Soft porno filmleri ile aileler zaten sinema salonlarından kopmaya başlamıştı. Daha sonra video sistemi bu kopuşu daha da hızlandırdı. Film sektörü tüm bu gelişmeler nedeniyle piyasadan silinmeye başladı. 1990-2000 ARASINDA SEKTÖR ÇÖKTÜ 1990 ile 2000 yılları arasında çok az film yapıldı. 10 kaliteli film bulmak bile mümkün değildi. Çok zayıf geçen bu dönem için “öldü” tanımlaması yapılabilir. Bir bakıma sektörü ayakta tutan ekonomik sistem çöktü. Yapımcılar ellerindeki filmleri televizyonlara satıp kenara çekildiler, işlerini tasfiye ederek mesleği terk ettiler. Öte yandan Turgut Özal’ın başbakanlığı ve cumhurbaşkanlığı döneminde ülkeyi Batı’ya, dünyaya ve vahşi kapitalist sisteme açmasıyla bu kez Amerikan sineması Türkiye’de rahat bir şekilde yer buldu. Amerikan dağıtım şirketleri kuruldu. Bu firmalar burada filmleri gösterip elde ettikleri gelirleri yurt dışına götürebiliyorlardı. Hâlbuki daha önce birtakım ithalatçılar yabancı filmleri alıp getirirlerdi. Artık buna da gerek kalmadı. Ama bunun şöyle bir faydası oldu: 1990 ile 2000 yılları arasında AVM’lerde sinema salonları kurulmaya başladı. O salonlar yabancı filmlerle beslendi. Yani daha çok yabancı filmin gösterildiği bir ülke hâline geldik. Sonuçta sinema salonları yeniden açıldı. Ama bir farkla; o eski tek salonlu sinemaların yerini, AVM’lerde beş-altı salonun bir arada bulunduğu çok salonlu sinemalar aldı. Salonların yaygınlaşmasıyla yapımcılar bir süre sonra şunu fark etti: Amerikan ve diğer yabancı sinema örnekleri gibi yapımlar ortaya koyarak büyük paralar kazanılabilir. Birkaç denemeden sonra bunu gördüler. Artık yeniden salonlar vardı. Ölen eski salonların yerine yeni sinema salonları doğmuştu. Böylece Türk sineması da tekrar film üretmeye başladı. SİNEMADA “İKİNCİ YEŞİLÇAM" DÖNEMİ 2004 yılında Sinema Destekleme Yasası çıkınca yeni sanatçılar da film yapma imkânı buldu. Böylece yerli film sayısı gittikçe artmaya başladı. Bu tarihten sonra yeniden yılda 60-70 film yapan bir Türk sineması doğdu. Ben buna aslında “İkinci Yeşilçam Sineması” diyorum. Fakat arada 8-10 yıllık bir ölü dönem yaşandı. Günümüzde İkinci Yeşilçam Sineması’nın yanı sıra, Kültür ve Turizm Bakanlığı desteklerinden faydalanarak daha özgür filmler yapabilen bağımsız bir sinema sektörü de ortaya çıktı. İşte 2026’ya böyle geldik. Son yıllarda koronavirüs salgınının yarattığı problemler, şimdi de hayat pahalılığı sinemamızı yine biraz sarsıyor. Biraz güç duruma düşürdü ama artık yeniden bir sinema sektörü var. YÖNETMENLİĞE GEÇİŞİM GECİKTİ Biraz filmografinizden bahsedebilir misiniz? O dönemin sinema koşulları çalışmalarınızı nasıl etkiledi? Bizim şöyle bir talihsizliğimiz oldu: Yönetmenliğe geçmemiz daha uzun zaman aldı. Çünkü sinema öldü. Daha önce anlattığım gibi, Yeşilçam sineması televizyonların çıkmasıyla 1990’dan itibaren yaklaşık 10 yıllık bir sessizliğe büründü. Dolayısıyla benim çok fazla filmim yok. 1985’te, televizyon filmi çapında, Nebahat Çehre ve Bulut Aras’ın oynadığı Güneşteki Leke’yi çektim. Sonra ara verdim. Bu süreçte birkaç filmde asistanlık ve genel yapım sorumluluğu yaptım. 2001 yılında ise Sır Çocukları adlı uzun metrajlı filmle yönetmenliğe devam ettim. Gelincik Tarlası, Cemalim, Yolun Sonu, Janjan, Miras, İçimdeki İnsan gibi filmlerin de aralarında bulunduğu toplam 10 civarında televizyon ve sinema filmine imza attım. Neden böyle oldu? Çünkü sinemanın öldüğü o 10 yıllık dönem, yani 1990-2000 arası, bize büyük bir zaman kaybettirdi. Tam yönetmenlik yapacağımız yıllardı ama sinema olmadığı için “yokluktan” yapamadık. Dolayısıyla yönetmenliğe geçişimiz de gecikti. “TOPLUMSAL SİNEMAYI” HAYAL ETTİM Toplumsal konulara eğilen yapımlarınızla tanınıyorsunuz. Sinemanızda toplumsal meselelere yönelmenizde etkili olan unsurlardan söz edebilir misin? Gençlik yıllarımdan itibaren siyasal bir eğilimim vardı. Hep “toplumcu gerçekçi sinemayı” hayal ettim. Çalıştığım yönetmenler ya da haklarında yazdığım insanlar da bu tür sinema yapan kişilerdi. Böyle bir sinema yapma hevesiyle geldik. Toplumcu gerçekçi sinema yapmak öyle çok da kolay değil. Ama en azından başından beri “eleştirel gerçekçi bir sinema” yapmaya çalışıyordum. Bunlar çok fazla politik filmler değil, çünkü politik film yapmak da zor. Ama sosyal ve toplumsal konuları işleyen projeler yapmak her zaman ana hedefimdir. HAYATIM SİNEMAYLA ŞEKİLLENDİ 33. Altın Koza Film Festivali’nde Orhan Kemal "Emek" Ödülü ile onurlandırılmak sizde hangi duyguları yaşattı? Orhan Kemal, benim çocukluğumdan beri okuduğum ve çok değer verdiğim bir yazar. Dolayısıyla Orhan Kemal Emek Ödülü’nü almak insanı iki kere gururlandırıyor. Zaten bu Emek Ödülü’nün bana verilmesi, aslında az sayıda filmim olmasına rağmen sinema mücadelesi veren biri olmamdan kaynaklanıyor. Hem kültürel alanda hem de işçilerin örgütlenmesi adına çok mücadele ettim. 1990’da sendikamız Sine-Sen yeniden açılınca bir kez daha yönetiminde yer aldım. Hâlen Türk Sinema Vakfı’nda genel sekreterim. Telif hakları konusunda mücadele veren Sinema Eseri Sahipleri Meslek Birliği’nin (Sine-Bir) kurucusu oldum ve şimdi yönetim kurulundayım. Hayatım tümüyle sinemayla şekillendi. Film yapmadığımız zamanlarda bile sinemacılığı bırakmadık. “Türk sineması daha nasıl güçlenebilir?” diye düşünüyor, bu konuda yapılan her türlü çalışmaya ve programa katılıyorum. Emek Ödülü de biraz bu çabalarımın göz önüne alınarak arkadaşlar tarafından takdir edilmesinin bir sonucudur. |
||
|
||
| Etiketler: Emek, ödülü,, sinemadaki, mücadelemin, takdir, edilmesidir!, |
|
|
||
|







