DUAYENLERİN YORUMUYLA GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE GAZETECİLİK- (20)
Haber
19 Ekim 2026 - Pazartesi 07:55
 
DUAYENLERİN YORUMUYLA GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE GAZETECİLİK- (20)
Doğuştan gazeteciyim!
Gündem Haberi
DUAYENLERİN YORUMUYLA GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE GAZETECİLİK- (20)

 

 RÖPORTAJ: MEHMET ŞAHİN

========================

Oğuz Topaçoğlu, on parmağında on marifet bulunan duayen gazetecilerden biri. Mesleki birikimi, renkli kişiliği ve unutulmaz anılarıyla basın sektöründe iz bırakan Topaçoğlu; gazeteciliğin yanı sıra tiyatroculuk (meddahlık), karikatüristlik, Karagöz ustalığı ve müzisyenlik gibi farklı alanlardaki yetenekleriyle de tanınıyor. Bir koltukta birden fazla karpuz taşımayı seven Topaçoğlu, bu özelliğiyle kendisini “maymun iştahlı bir insan” olarak tanımlıyor.

Marmara Üniversitesi Gazetecilik Bölümü mezunu olan Topaçoğlu, İstanbul’da Türk Haberler Ajansı’nda (THA) başlayan gazetecilik yolculuğunu memleketi Adana’da sürdürdü. Muhabirlik ve büro şefliğinin ardından Hürriyet Çukurova Bölge Haber Müdürlüğü görevini üstlenen Topaçoğlu’yla meslek yaşamını, ilginç ve keyifli anılarını konuştuk. Gazeteci-yazar Şinasi Nahit Berker’in “Gazeteci olunmaz, gazeteci doğulur” sözüyle aynı adı taşıyan kitabına dikkat çeken Topaçoğlu, “Doğuştan gazeteciyim” diyor.

Oğuz Bey, yaşam hikâyenizi bizimle paylaşır mısınız?

Aslen Adanalıyım. Babam Abdullah Bey, 1942 yılında temeli atılan Adana Barajı’nın inşaatında dozer operatörü olarak çalışırken Cemalpaşa Mahallesi’nde yaşayan tarım işçisi annem Emine Hanım ile tanışır. Birbirlerine âşık olan annemle babam, ailelerinin rızasını alamayınca kaçarak evlenirler. Babam, mesleği gereği Türkiye’nin farklı şehirlerindeki baraj projelerinde yer alır. Ben de ailemin tek çocuğu olarak 25 Ocak 1955’te Manisa’nın Salihli ilçesinde dünyaya gelmişim. Ancak doğumumdan yaklaşık sekiz ay sonra, babamın görev yaptığı Kırşehir’in Kaman ilçesine bağlı Hirfanlı köyünde nüfusa kaydedilmişim.

GAZETECİLİK DNA’MA İŞLEMİŞ!

Kendinizi neden “doğuştan gazeteci” olarak tanımlıyorsunuz?

Hirfanlı köyünde uzun süre konuşmayan bir bebekmişim. Babam bir gün eve geldiğinde, “Bu çocuk konuşamayacak mı yahu?” diye sorar. O anda ağzımdan çıkan tek kelime “Neeee!” olur. Demek ki gazeteciliğin en temel kurallarından biri olan “5N 1K”yi daha bebekken “Neeee?” diyerek dile getirmişim. Yani doğuştan gazeteciyim! Önceleri bu düşünceye pek inanmazdım. Türk basın tarihinin önde gelen ustalarından Şinasi Nahit Berker’in “Gazeteci olunmaz, gazeteci doğulur.” sözüne karşı çıkardım. Ancak bugün geriye dönüp baktığımda, “Evet, ben gerçekten doğuştan gazeteciyim.” diyorum. Bu düşüncemi destekleyen bir gerekçem daha var. Büyükbabam Recep Topaçoğlu, Kurtuluş Savaşı sırasında Kuvâ-yi Milliye teşkilatı oluşturulmadan önce Balıkesir’in Ayvalık ilçesinde faaliyet gösteren Kuvâ-yi Seyyare’nin kuruluşunda rol oynayan isimlerdendir. Dedem, Kurtuluş Savaşı’ndan sonra Osmanlıcayı çok iyi bilmesi ve yeni Latin harfleriyle hazırlanan Türkçeyi de ustalıkla kullanması nedeniyle hem adliye kâtibi hem de postacı olarak görevlendirilmiş. Neticede postacı bir dedenin gazeteci torunuyum. İletişim, bana dedemden kalan bir mirastır. Bir anlamda bu meslek DNA’ma işlemiştir.

“ÜLKE KAZAN, BİZ KEPÇE” DOLAŞTIK

Eğitim hayatınızın gazeteciliğe yönelmenize nasıl bir etkisi oldu?

Bugün başarılı bir gazeteci olmuşsam bunu, Düziçi Köy Enstitüsü mezunu olan ilkokul öğretmenim rahmetli Remzi Eren’e borçluyum. Daha birinci sınıftayken yazdığım yazıları ve çizdiğim resimleri okulun panosuna asardı. Sürekli baraj inşaatlarında çalışan babamın işi gereği, ‘ülke kazan, biz kepçe’ misali dolaşıp durduk. Doğal olarak bu durum eğitim hayatımı da etkiledi. Mersin’de başladığım ilkokulun ardından, Keban Barajı’nın inşaatı sebebiyle Elazığ’da ortaokulu tamamladım. Babamın işsiz kaldığı yıllarda ise amcamların yanına sığınıp İstanbul Pertevniyal Lisesini bitirdim. Öğretmenlerimin başarısı bana da yansıdı ve üniversite sınavını kazandım. Ancak izlediğim bir filmin etkisinde kalarak ODTÜ Amme İdaresi Bölümü yerine Marmara Üniversitesi Gazetecilik Fakültesini tercih ettim ve buradan mezun oldum.

Gazeteciliğe başladığınız ilk yıllarda neler yaşadınız?

“KEDİ OLALI BİR FARE TUTTUN!”

1974 yılında, üniversite eğitimimi sürdürürken mahalle arkadaşım gazeteci Sedat Ergin’in teşvikiyle Türk Haberler Ajansı’nda (THA) çalışmaya başladım. Bu dönemde, –Çukurova Üniversitesi İletişim Fakültesi bünyesinde kurulması planlanan Basın Müzesine bağışladığım– ilk fotoğraf makinemi ve daktilomu taksitle satın aldım.

THA’ya abone olan 33 gazetenin muhabirlerini, yani tüm basını geride bırakarak önemli bir başarı elde ettim. Haberlerim Hürriyet, Cumhuriyet ve Tercüman gibi gazetelerin birinci sayfalarında yayımlanıyordu. O sırada genel müdürüm olan merhum Osman Saffet Arolat’ın “Kedi olalı bir fare tuttun!” şeklindeki övgüsüne (!) mazhar oldum. Oysa “Marifet iltifata tabidir.” diye bir söz vardır. İltifat beklerken alayla karşılaşmıştım! Arolat’ın bu sözleri bende derin bir yara açmıştı.

“SENDEN GAZETECİ OLMAZ, OĞLUM!”

Yine bir hafta sonu, THA İstanbul bürosunda Arolat ile nöbetçiydik. O gün herhangi bir olay yaşanmamıştı. “İyi akşamlar.” diyerek ofisten çıkmak istedim. Ancak Osman Arolat buna izin vermedi: “Hayırdır, her gün gençlerin öldürüldüğü, 5 milyon nüfuslu İstanbul’da ‘hiçbir olay yok’ diyerek çıkıp gitmek istiyorsun. Bir de gazetecilik fakültesinde okuyorsun. Senden gazeteci olmaz, oğlum! Otur lan! Bari ‘İstanbul’da hiç olay yok’ diye haber yap.” Ertesi gün yine bütün gazetelerde manşet olmuştum. Ancak bu haberlerde imzam yoktu. Yalnızca THA rumuzu kullanılmıştı.

 “İSTANBULLU” LAKABIYLA KARŞILAŞTIM

 Yeniden gazeteciliğe dönüşünüz ve Adana’ya gelişiniz nasıl gerçekleşti?

Üniversite eğitimimi sürdürürken farklı gazetelerde mesleki tecrübemi artırdım. Bunun yanı sıra şoförlükten pazarlamacılığa, ambar yöneticiliğine kadar pek çok farklı işte çalıştım. Hatta bir ara sınava girerek Gençlik ve Spor Bakanlığında memurluk yaptım. Ancak maaşın çok düşük olduğu için dokuz ay gibi kısa bir süre sonra görevimden ayrılmak zorunda kaldım. Türk Haberler Ajansında (THA) genel müdürüm olan Hasan Yılmaer’in Hürriyet Gazetesine genel müdür olarak atanmasının ardından kendisini ziyaret ederek, yeniden gazeteciliğe dönmek istediğimi söyledim. Yılmaer, “İstanbul’da yer yok, Adana’da ya da Erzurum’da ihtiyaç var. Birini seç.” dedi. Ben de “Memleketim Adana.” diyerek 1984 yılında Hürriyet Haber Ajansında muhabir olarak işe başladım. Adana’ya geldiğimde ise bu kentin çocuğu olmama rağmen “İstanbullu” lakabıyla karşılaştım…

KİMSEYE RÖPORTAJ VERMİYORDU

Meslek hayatınızda ses getiren haberlerinizi ve unutamadığınız anılarınızı bizimle paylaşır mısınız?

Meslek hayatım boyunca dönemin bazı yöneticilerinin alaycı ve değersizleştirici ifadeleriyle karşılaştım. Arkamdan gülerek, “Kimsenin başaramadığı söyleşiyi yapabilir misin?” diye soranlar oldu. Ben de şansımı denemek üzere harekete geçtim. Bu süreçte yaşadığım ve unutamadığım birkaç anekdotu paylaşmak isterim.

12 Eylül 1980 askeri darbesinin ardından 1981-1984 yılları arasında Adana Belediye Başkanlığı görevini yürüten emekli Hava Tuğgenerali Ali Ahmet Kelecek, hiçbir gazeteciye röportaj vermiyordu. Ancak ısrarım üzerine sekreterine, “Makamıma gelsin, bir çayımı içsin.” dedi. Ben de hemen kendisini ziyaret ettim. Sohbet sırasında babamın da eski bir asker olduğunu ve Hava Kuvvetlerinde görev yaptığını anlatınca bana karşı daha sıcak davrandı.

Kendisiyle görüşmem sırasında haber yapmayacağıma dair söz verdim. Başkan Kelecek, samimi bir şekilde, “Evet kardeşim, ben devletin bana verdiği imkânlarla halka hizmet etmeye çalışıyorum. Şov yapmaya ne gerek var? Adanalı gazetecileri ikna edemedim. Bak, sen ikna oldun, haber yapmayacağını söyledin.” ifadelerini kullandı. Kahvesini içip saygıyla yanından ayrıldım. Ancak büroya döndüğümde, bu konuşmadan iki cümleyi başlık yaparak bir haber hazırladım. Haberim, Hürriyet'in Çukurova ekinde manşetten yayımlandı. Böylece kamuoyunda büyük ses getiren bir habere imza atmış oldum. Bu haber, benim için de gurur verici bir başarıydı.

HABERLERİMLE ÖDÜLLENDİRİLDİM

Ses getiren haberlerimden biri, “Simitçi ve kebapçı kavgası kanlı bitti” başlığıyla Hürriyet gazetesinin birinci sayfasında geniş yer bulmuştu. Bu haberim nedeniyle ödüllendirildim.  Gazetecilik yıllarımda yaşadığım bir başka dikkat çekici olay ise daha önce fotoğraf çekmeme karşı çıkan ve bana hakaret eden bir göz doktoruyla ilgiliydi. Söz konusu doktor, daha sonra Dünya Göz Konferansı'nda sunum yapmak için benden fotoğraf istedi. Dialarımı da alarak kongrede konuşma yaptı. Fotoğraflarımın böylesine önemli bir organizasyonda kullanılması, emeğimin karşılığını görmek açısından çok anlamlıydı. Yaptığım atlatma ve özel haberlerden ötürü Adana ve Mersin'deki bazı gazetecilerin yöneticilerinden fırça yediği zamanlar da oldu. Hatta Mersin’de Anadolu Ajansı ve Cumhuriyet gazetesi temsilcilerinin görevlerinden ayrılmak zorunda kaldıklarını hatırlıyorum.

 KÜSEN MESLEKTAŞLARIM OLDU

Aklımda kalan olaylardan bir diğeri de 12 Eylül 1980 askeri darbesinin tanınmış paşalarından, Orgeneral Nurettin Ersin'in Adana Numune Hastanesi'nde prostat ameliyatı geçirdiğine ilişkin özel haberimdi. Bu haberi de rakiplerimden önce öğrenerek gazeteme taşıdım. Bunun üzerine birçok ajans ve gazete muhabiri yöneticilerinden sert tepki gördü. Ürettiğim özel haberler nedeniyle küsen meslektaşlarım da oldu. Hâlâ benimle konuşmayanlar var. Canları sağ olsun.

 “NAZLANMA LAN! GELECEKSEN GEL”

Beni en çok gururlandıran çalışmam ise Sosyal Sigortalar Kurumu (SSK) Hastanesi’nde, Başhekim Dr. Celal Arabacıoğlu’nun görev yaptığı dönemde kaleme aldığım ‘Emeklinin Gözyaşları’ başlıklı haberdi. Gazetenin üçüncü sayfasında siyah beyaz yayımlanan bu haberim, gazete yönetimince para ödülüne layık görüldü.

Ancak haber nedeniyle Sayın Arabacıoğlu'nun bana tepki göstereceğini, hatta beni tehdit edebileceğini düşündüm. Bu korkuyla yaklaşık bir ay boyunca SSK Hastanesi'ne gidemedim. Bir ay kadar sonra, “ağabeyim” dediğim Adana beyefendisi merhum Dr. Celal Arabacıoğlu,  kahve içmeye davet etti. Ben de kendisine, “Celal Abi, güvenlik görevlilerine bacaklarımı kırdıracaksın, değil mi?” diye takıldım. O da tam bir Adanalı tavrıyla, “Nazlanma lan! Geleceksen gel. Müjdeli haberlerim var, sadece sana özel.” dedi.

Bütün cesaretimi toplamaya çalışarak, biraz da korkuyla Başhekim Dr. Celal Arabacıoğlu'nun makamına gittim. Bana şöyle dedi: “Senin haberin sayesinde bakanlıktan hastanemize yüklü miktarda ödenek geldi. Şimdi aşağıya git, hastanenin yeni eczane bölümlerini gönül rahatlığıyla fotoğrafla.”

Böylece haberin ardından gelişmeleri takip ederek gazetecilikte “fikrî takip” olarak bilinen uygulamaya devam ettim. Bu haberim de gazetem tarafından ödüllendirildi.  Röportaj devam edecek…

Kaynak: Editör:
Etiketler: DUAYENLERİN, YORUMUYLA, GEÇMİŞTEN, GÜNÜMÜZE, GAZETECİLİK-, (20),
Diğer Fotoğraflar
Diğer fotoğrafları büyük görüntülemek için üzerini tıklayın.
DUAYENLERİN YORUMUYLA GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE GAZETECİLİK- (20)
DUAYENLERİN YORUMUYLA GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE GAZETECİLİK- (20)
DUAYENLERİN YORUMUYLA GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE GAZETECİLİK- (20)
DUAYENLERİN YORUMUYLA GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE GAZETECİLİK- (20)
DUAYENLERİN YORUMUYLA GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE GAZETECİLİK- (20)
DUAYENLERİN YORUMUYLA GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE GAZETECİLİK- (20)
Yorumlar
Haber Yazılımı