|
||
| Kulin: Çocuklarımıza Doğru Tarih Okutulmuyor! | ||
| KÜLTÜR-SANAT SÖYLEŞİLERİ- (10) | ||
| Sanat Haberi | ||
|
|
||
| |
||
RÖPORTAJ: MEHMET ŞAHİN ========================= Türkiye’nin en çok okunan yazarlarından Ayşe Kulin, 18. Çukurova Kitap Fuarı’na katıldı. Organizasyon kapsamında düzenlenen söyleşi ve kitap imza gününde okurlarıyla buluşan Kulin ile, yoğun programına rağmen keyifli bir sohbet gerçekleştirdim. Söyleşide Türkiye’nin eğitim sistemine dair değerlendirmelerde bulunan usta yazar, özellikle okullarda yakın tarihin doğru ve yeterli biçimde öğretilmediğini iddia ediyor. Yazar Ayşe Kulin, şu görüşleri öne sürüyor: “Maalesef günümüzde çocuklarımıza doğru tarih öğretilmiyor. Bugün ortaokulu bitiren öğrenciler, ülkemizin düşman işgalinden kurtulduğunu bilmiyor. Bu yüzden özellikle yakın tarihimizin bilinmediğini, eğitimin bu noktadan yeniden gözden geçirilmesi gerektiğini her fırsatta dile getiriyorum. Bir eğitim sistemi, kendi tarihini bu kadar unutturmaya çalışır mı?” Ayşe Hanım, öncelikle Çukurova’nın bereketli topraklarına hoş geldiniz. 18. Çukurova Kitap Fuarı kapsamında düzenlenen söyleşinize ve kitap imza etkinliğinize okurlar büyük ilgi gösterdi. Sizce bu ilginin nedenleri nelerdir? İYİ İNSAN OLMAYI TAVSİYE EDİYORUM Herhalde 40 yıldır yazıyorum. Vallahi insanların ne düşünerek bana geldiklerini tam olarak bilemiyorum. Ama çok iyi bildiğim, benim çizgimin hiç değişmediğidir. Belki insanın kendisini değiştirmemesi doğru bir şey olmayabilir de… Elbette zamanla fikirler değişebilir. Ben insanlara her şeyden önce iyi bir birey olmalarını tavsiye ediyorum. Kendim de iyi bir insan olmaya çalışıyorum. Bu mutlaka bir fark yaratıyor. Kimsenin gönlünü kırmak istemem. Belki burada da gördünüz… SAATLERCE İMZA VERMEK KOLAY DEĞİL Ayşe Hanım, ileri yaşınıza rağmen metrelerce uzanan sırada bekleyen yüzlerce okurun kitaplarını yaklaşık üç saat boyunca tek tek imzaladınız. Sabrınıza hayran kaldım. Bazı yazarlar imza sürecini hızlandırmak adına kaşe kullanabiliyor... Çok sevdikleri bir yazardan imza almak için sırada bekleyen bu insanlara kaşe basmanın doğru olmadığını düşünüyorum. Belki bir gün yazamaz hâle gelirsem ben de kaşe kullanabilirim. Çünkü 85 yaşındayım. Burada saatlerce oturmak, bu işleri yapmak kolay değildir. Ama Allah şu an o gücü veriyor. Ben de elimden geldiğince kimseyi incitmeden okuyucunun bu ilgisine cevap vermeye gayret ediyorum. YAKIN TARİHİMİZ BİLİNMİYOR Söyleşilerinizde mevcut eğitim sisteminde yakın tarihin yeterince iyi öğretilmediğini söylüyorsunuz. Bu iddianızı hangi gerekçelere dayandırıyorsunuz?” Allah’a şükür, doğru tarihi okumuş bir kuşaktan geliyorum. Maalesef günümüzde çocuklarımıza doğru tarih okutulmuyor. Bugün ortaokulu bitiren öğrenciler, ülkemizin düşman işgalinden kurtulduğunu bilmiyor. Bu yüzden özellikle yakın tarihimizin bilinmediğini, eğitimin bu noktadan yeniden gözden geçirilmesi gerektiğini her fırsatta dile getiriyorum. Bir eğitim sistemi, kendi tarihini bu kadar unutturmaya çalışır mı? Bu ülkenin işgale uğradığını ve bu işgalden bizi Atatürk adında bir dehanın kurtardığının unutturulmaya çalışılması, bunun arkasında bir neden olduğunu düşündürüyor. ÇOCUKLARIMIZ BUNLARI BİLMİYOR Ben çizgimi değiştirmiyorum. Zaten çok da zamanım kalmadı. İnsanlar yüz yaşına kadar yaşamıyor. Aynı çizgide duran ve vatanını çok sevmiş bir insan olarak, işgalden bir mucizeyle kurulmuş bir vatanda doğduğumu bilerek yaşıyorum. Çünkü her tarafı işgal altında olan bir ülkeyi düşünebiliyor musunuz? Ne yazık ki çocuklarımız yeterince bunu bilmiyor. 1919 yılından itibaren Türkiye’nin güney bölgelerinde Fransız, Ege Bölgesi’nde Yunan ve İstanbul’da İngiliz bayrakları dalgalanıyordu. Bu işgalci devletleri Gazi Mustafa Kemal Atatürk adında bir başkomutan alt etti. Her yere Türk bayrakları çekildi. Burası yeniden Türk yurdu oldu. Bunu bilmeyen ve bu tarihi öğretmediğimiz bir gençliği yetiştirdiğimiz zaman, işte böyle hatalara düşüyoruz. ALLAH YAZMA YETENEĞİ VERMİŞ Yazar olmanızda rol oynayan faktörler nelerdir? Hangi sebeplerle edebiyatta yöneldiniz? Allah bana kulak ya da nota kabiliyeti vermedi ki piyano çalayım. Bana da yazma yeteneği vermişti ki, ben de bunu kullanarak yazar olmaya seçtim. Allah’ın bana verdiği bu yeteneği geliştirmek istedim. İlkokuldan itibaren, yani elim kalem tuttuğundan beri yazı yazan bir çocuktum. Okul dergilerinde şiirlerim ve hikâyelerim çıkardı. Babam vefat ettiği zaman onun cebinde böyle katlanmış ve bütün kıvrık yerleri yırtılmış bir şiir buldum. 1950’de Kore'ye Türk askeri yollamışız. Onlara dair bir şiir yazmışım. Şimdi yazma yeteneği olmayan bir çocuk şiir yazabilir mi? Demek ki bana bir yazma yeteneği verilmiş. Ben de ondan istifade ettim. CUMHURİYETÇİ BİR AİLEDE BÜYÜDÜM Roman, şiir, öykü ve denemelerinizi kaleme alırken daha çok hangi kaynaklardan besleniyorsunuz? Osmanlıca ve Bosna’dan gelen kültürel bir birikiminiz olduğu biliniyor. Biraz bunlardan söz edebilir misiniz? Baba tarafım Bosna’dan göçmüş bir aileydi. Cumhuriyet’in sağladığı imkânlarla yüksek tahsil yapmıştı. Anne tarafımda ise dedem Ahmet Reşat Bey, Osmanlı’nın son Maliye Nazırı’dır. Ben böyle hem Osmanlı hem de çok cumhuriyetçi bir ailenin ferdi olarak büyüdüm. Onun için meseleye tarafsız bir gözle baktım. Kusurlarını ve meziyetlerini görebildim. EDEBİYAT SEVGİSİ OKULDA AŞILANDI Çocuk yaşlardan itibaren yazmaya başlamanıza rağmen, öykülerden oluşan ilk kitabınız “Güneşe Dön Yüzünü” 1984 yılında ancak yayımlandı. İlk kitabınızın geç yayımlanmasının acısını yaşadınız mı? Bunun acısını çekmedim ama sefasını da sürmedim, doğrusu. Evet, ilk kitabım yıllar sonra yayımlandı. Bu konuda “erkek egemen bir anlayış hâkimdi” gibi bir gerekçe ileri sürmem. Çünkü ben bu alanda mücadele verirken pek çok kadın yazar kendini kanıtlamıştı. Örneğin, öykü yazarı ve çevirmen Tomris Uyar sınıf arkadaşımdı. Şair Turgut Uyar’la evli olan Tomris Uyar, Nazlı Eray gibi isimler kitaplarını yayımlatabildi. Belki bu bir kader. Yani o dönemde “kadınlara yol açılmıyordu” diyemem. Ama özellikle sınıf arkadaşım Nazlı Eray’ı çok severim. Çünkü fantastik öykü yazmak kolay değildir. O, bizim edebiyatımızdaki ressam Salvador Dali’dir. Çocuk ve gençlik kitapları yazan Mersinli İpek Ongun da sınıf arkadaşımdır. Edebiyat sevgisini aşılayan okulumuz Amerikan Kız Koleji’nden çok sayıda yazar çıktı. Türkçe öğretmenlerimiz muhteşemdi. Hakikaten her birimizi çok iyi bir edebiyat bilgisiyle donattılar. Hem divan edebiyatını hem de günümüz yazarlarını okuduk. Zaten dünya ve İngiliz edebiyatını okumaya mecburduk. Dolayısıyla iyi bir edebiyat bilgisiyle mezun oldum ve kendimde bu kabiliyeti gördüm. Edebiyata da çok meraklıydım… ERKEN YAŞTA EVLENMEM HATAYDI Çok genç yaşta evlenmiş olmanız yazarlık çalışmalarınızı nasıl etkiledi? Henüz 19 yaşımda, çok erken bir yaşta evlenmem büyük bir hataydı. Ama geriye dönüp baktığımda bundan pişmanlık da duymuyorum. Çünkü dört erkek evladım var; Allah onlara uzun ömür versin. Ancak kızlara ısrarla söylüyorum: Yirmili yaşların sonlarına gelene kadar asla evlenmesinler. Çünkü ergenlik, 18’i bitirince geçmiyor. Çok bu uzun süren zihinsel bir süreçtir. Hatta bir kadının kendisini bulması, yirmili yaşların sonlarıyla otuzlu yaşların başlarına kadar sürebiliyor. Şimdiki aklım olsa, 30 yaşından önce evlenmezdim. Hayatın devamı zaten evli ve çoluk çocuklu geçiyor. Onu ne diye erkene çekip de hayatınızı kısıtlıyorsunuz? Evlilik, büyük bir sorumluluk yüklenmek demektir. Ben o hatayı yaptım. Belki de çocuklu bir kadın olduğum içindi; tam olarak sebebini bilemiyorum. Yani ben yazmaya bu kadar meraklıyken neden edebiyat kapıları açılmadı? Yayınevlerine kitap dosyalarımı götürdüğümde çok olumsuz tepkiler alıyordum. Şunu da itiraf edeyim; öyle nazikçe, “akşam Papirüs’te buluşalım da orada konuşalım” gibi yaklaşımlar da oluyordu. Ben kabul etmeyince de orada tıkanıp kalıyorduk. YAZDIĞIM ÖYKÜLER GERİ ÇEVRİLDİ Konuşmalarınızda değindiniz ama yine de sormak isterim: Kadın bir yazar olarak zorluklarla karşılaştınız mı? Evet, mesleki yaşamımın başlangıcında oldu. Hatta dört çocuklu ve evli olmanın da ayrı zorlukları vardı. Hatta sonradan Haldun Taner ve Sait Faik ödüllerini kazanan iki öyküm, çok bilinen bir yayıncı tarafından “berbat” denilerek geri çevrildi. Ardından eşim Engin Baraz, bu öyküleri benden habersiz Haldun Taner jürisine göndermiş. O yıl ödül kazandım. Ertesi yıl da bu öyküleri kitap hâline getirdim. Bu kez Sait Faik Ödülü’nü kazandım. Neymiş? Demek ki ben yazabiliyormuşum. Aradan geçen epey senelerin ardından edebiyata giriş yaptım. BEN TAZMİNAT (NAFAKA) KABUL ETMEM O arada çalışmak zorundaydım. Kamera arkasında çalışmak çok yorucudur; sabahlara kadar sürer. Yazı yazmaya vakit kalmaz. Buna rağmen bir yandan tercümeler yapıyor, diğer taraftan da öyküler yazıyordum; para kazanabilmek için… O sıralar eşimden ayrılmıştım. Ben erkek parası ve tazminat (nafaka) kabul etmem. Otellerin dergilerinde bile yazı işleri müdürü olmak için lise diploması isterler. Birkaç otel dergisinin yazı işleri müdürlüğünü yapıyordum ki; oradan da para geliyordu. İlk öyküyüm Haldun Taner öykü yarışmasını kazanınca kapılar bana açıldı. Remzi Kitapevi gibi çok saygın bir yayınevine kabul edildim. Orada uzun yıllar çalıştım. Adı: Aylin de orada yayımlandı; gerçekten büyük bir çıkış yaptı ve adımı duyurdu. KİTAPLARIMIN ANA FİKRİ DEĞİŞMİYOR Kitaplarınızda hangi temalara ağırlık veriyorsunuz? Dönüp baktığınızda “İyi ki yazmışım” dediğiniz, sizin için özel bir yeri olan eser hangisi? Ben değişmediğim için kitaplarımın ana fikri de değişmiyor. Bence “Aylin” en iyi kitabım değildir. Sultan Abdülaziz’in sır dolu ölümüyle sonuçlanan bir dönemi anlattığım “Her Yerde Kan Var” kitabıma çok emek verdim. Onu yazmak için çok kitaplar devirdim. 1930’ların Almanya’sından 2000’lerin Türkiye’sine uzanan bir ailenin dört kuşaklık hikâyesini anlatan “Kanadı Kırık Kuşlar”, önemli bir çalışmadır. Bu kitapta, Hitler’in Almanya’dan kovduğu Yahudi yazarların Atatürk'ün dehasıyla Türkiye’ye davet edilmesi, onların burada bilim alanında bir rönesans başlatmaları ve medreseyi üniversiteye dönüştürme süreci anlatılmaktadır. “Veda”yı severim. Çünkü bu kitapta Osmanlı’nın çöküş günleri vardır. Çok canhıraş bir roman olan “Sevdalinka” en sevdiğim kitaplar arasında değildir. Çünkü tam savaşın ortasına düştüm. O savaşı bütün çıplaklığıyla yazdım. Çok acı bir kitaptır. Yakın tarihin bugüne ne kadar benzediğini gösteren; tarihin yalnızca tekerrürden ibaret olmadığını; aynı zamanda üzerinde düşünülmesi gereken bir tefekkür alanı olduğunu ifade eden bir romandır. Bu kitap benim Avrupa'ya sırt çevirmeme neden olan deneyimimdir. Yani ben şunu anladım: Müslüman bir devletin Hristiyan devletler arasında söz söyleme hakkı yoktur. Onlardan iyilik görme gibi bir umudu da yoktur. Bana çok şey öğreten çalışmadır. Ben bir batı ülkesinin okulunda okudum. Oranın eğitimine, medeniyetine, her şeyine hayrandım. Sonra o savaşla birlikte batıdan soğudum. Çünkü şunu gördüm; eğer sen onlardan biri değilsen haklı olmanın imkânı yok. Bir hayal kırıklığı yaşadım ve batının bize hiçbir faydası olmayacağını o yıllarda öğrenmiş oldum. 50 YIL SONRASINI GÖREMİYORUM Dijital teknolojilerin hızla yaygınlaştığı günümüzde, basılı kitabın geleceğini nasıl görüyorsunuz. Sadece ülkemizde değil, dünyanın her yerinde artık her şey cep telefonlarımızın içine girdi. Dünyayı oradan seyrediyoruz. Sesli kitaplar çıktı. Açıkçası kitabın elli yıl sonrasını göremiyorum. Mevcut kitapların bir gün antik eserler gibi saklanacağını düşünüyorum. İnsanlar görsele kayıyor; başka bir dünyaya evriliyoruz. Ama bunun telaşı içinde değilim. Çünkü elli yıl sonra ben yokum. Kitabın yerini mutlaka başka şeyler dolduracaktır. Tabiat boşluk kabul etmez. Yazar olmak isteyen gençlerimize neler öğütlemek istersiniz? Bu işler öğütle olmuyor. Her yazar yolunu kendi çiziyor. Son olarak eklemek istediğiniz bir konu var mıdır? Atatürk’ün bizlere vasiyeti şudur: “Yurtta sulh, cihanda sulh.” Yani savaşlar, her türlü kötülüğün anasıdır. Teşekkürler…
|
||
|
||
| Etiketler: Kulin:, Çocuklarımıza, Doğru, Tarih, Okutulmuyor!, |
|
|
||
|






